Eğitim-İş Ramazan Etkinliklerine Dava Açtı

Son zamanlarda, devlet okullarında organize edilen Ramazan ayı etkinlikleri toplumun gündemine oturdu. Bu uygulamalar, yalnızca dini pratikleri teşvik etmekle kalmıyor, aynı zamanda eğitimde laiklik ilkesiyle doğrudan çatışıyor ve çocukların psikososyal gelişimini olumsuz etkileyebilir. Öğrencilerin özgürlükleri, ailelerin inanç tercihleri ve kamusal alanın tarafsızlığı konusunda derin tartışmalar baş gösterdi. Bu gelişmeler, toplumda ciddi endişeleri ve çeşitli tepkileri beraberinde getiriyor.

Özellikle, milli eğitim politikalarının bu tür dini etkinliklere yer vermesi, eğitim alanında yeni bir maceranın eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Bu uygulamalar, geleneksel eğitim paradigmalarının ötesine geçip, çocukların ve gençlerin yaşam alanını yeniden şekillendiriyor. Bu nedenle, hem pedagoglar hem de hukukçular tarafından kapsamlı analizler ve tartışmalar yapılıyor. Peki, bu uygulamalar gerçekten nereye gidiyor ve bizler için ne anlama geliyor? İşte detaylar…

Ramazan etkinlikleri ve eğitimde laiklik savaşı

İşte burada en büyük çatışma noktası ortaya çıkıyor: laiklik ilkesi. Resmi devlet politikaları, eğitimde dinin halktan ve eğitim ortamlarından uzak tutulmasını öngörür. Ancak, son düzenlemelerle, dini pratiklerin okul ortamlarına entegre edilmesi gündeme getirildi. Bu süreçte, özellikle ilkokullarda düzenlenen “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinlikler, genç öğrencilerin dinî pratiklerle ilk kez tanışmasını sağlayacak şekilde yapılandırıldı. Aynı zamanda ortaokul ve liselerde gerçekleştirilen “İftarda Konuşalım” söyleşileri, toplumsal diyaloğu ve dini bilinçlenmeyi hedefliyor. Fakat bu uygulamaların, Anayasa’nın temel ilkelerine ve eğitim özgürlüğüne ne kadar uygun olduğu büyük soru işaretleri doğuruyor.

Bir yanda, bu etkinlikler ile dini bilincin artırılması ve toplumsal birliğin sağlanması savunulmaya çalışılırken, diğer yanda ise bu uygulamaların, çocukların inanç tercihleri üzerinde zorlayıcı etkiler yarattığı, ailelerin seçme hakkını ihlal ettiği dile getiriliyor. Eğitim-İş ve benzeri sendikalar, hükümetin bu adımlarını, “eğitimin tarafsızlığına ve çocuk haklarına aykırı” olarak nitelendiriyor. Bu tartışmalarda, devletin görevi, herhangi bir dini inancı dayatmak değil, tüm çocuklara eşit ve özgür eğitim ortamları hazırlamak olmalı. Ancak, uygulamalar, ne yazık ki, tam tersine bir izlenim veriyor: Dini pratikler, zorunlu hale getiriliyor, müdahale edilerek, çocukların özgür iradeleri gözetilmiyor.

Hukuki ve etik açıdan riskler

Yasal çerçevede bakıldığında, bu tarz dini etkinliklerin, anayasal haklar ve temel eğitim ilkeleri ile çeliştiği aşikar. Anayasa’nın 24. maddesi, eğitim ve öğretimin, devletin tarafsızlığını ve laik ilkelerin gözetilmesini öngörürken, uygulamaların çoğu bu ilkelere meydan okuyor. Öğrencilerin inanç tercihleri üzerinde baskı kurmak ve dini pratikleri zorunlu kılmak, “din ve vicdan özgürlüğü” ilkelerine ters düşüyor.

Resmi kurumlar ve sivil toplum örgütleri, bu tür uygulamalara karşı hukuki adımlar atmaya başladı. Mahkemeler, çocukların özgür iradesini ihlal eden ve eğitim hakkını zedeleyen bu pratikleri durdurma yönünde kararlar verebilir. Ayrıca, psikolojik zararlar ve çocuklarda oluşan aidiyet krizleri, bilimsel araştırmalar tarafından da net şekilde ortaya konuyor. Çocukların inanç özgürlüğü ve psikolojik sağlığı, bu uygulamalarla ciddi şekilde tehdit altında.

Toplumsal ve psikososyal etkiler

Bu etkinliklerin en önemli risklerinden biri, toplumsal bölünme ve aidiyet krizleri. Çok sayıda uzman, inanç temelli etkinliklerin, farklı inançlara sahip aileler ve öğrenciler arasında gereksiz gerilim ve bölünmeye yol açtığını vurguluyor. Öğrenciler okul ortamında, kendilerini dışlanmış veya farklı hissetmeye başlıyor; bu da, onların özgüvenini zedeler ve okul başarısını olumsuz etkiler.

Özellikle, okul pansiyonlarında kalan çocuklar açısından bu risk daha da büyüyor. Günlük rutinlerde ve yemek saatlerinde yapılan dini uygulamalar, inanç farklılıklarını artırabilir ve psikolojik baskıları katlayabilir. Bu durum, çocukların gelişimlerini olumsuz etkileyen ve okul ortamını güvensiz hale getiren bir faktör haline gelir. Bu nedenle, kapsayıcı ve saygılı eğitim ortamları oluşturmak, artık sadece bir tercih değil, temel bir zorunluluktur.

Ayrımcılık ve akran zorbalığı tehdidi

Çocuklar arasında, “kim oruç tutuyor, kim tutmuyor” veya “kim belirli dini pratiklere katılıyor, kim katılmıyor” gibi ayrımlar, sosyal dışlanma ve zorbalık riskini beraberinde getiriyor. Bu kategorilere dayalı ayrımcılık, okulda ve toplumda, çocuklar arasında ciddi bölünmeye ve psikolojik yaralanmalara neden olabilir. Ayrıca, bu tip uygulamalar, çocukların temel hak ve özgürlüklerini ihlal ederek, uzun vadeli zararlar oluşturan toplumsal yara hazırlıyor.

Toplumu şekillendiren eğitim ve inanç dengesi

Bugün, eğitim alanında yaşanan bu çalkantılar, din ve laiklik arasındaki hassas dengeyi yeniden sorgulamaya zorluyor. Bir yanda, dini bilinç ve toplumsal birlik amaçlanırken, diğer yanda ise, çocukların özgürlükleri ve devletin tarafsızlığı temel alınmalı. Eğitim ortamlarını, inanç zorlamalarının değil, *bilimsel, eşit ve kapsayıcı pedagojik ilkelerin* yönettiği alanlar olarak görmek gerekiyor. Bu nedenle, ilkokullardan liselere kadar, tüm eğitim kademelerinde, dini uygulamaların zorunlu veya dayatmalı hale getirilmesine karşı durmak, temel bir seçenek olmalı.

Sonuç olarak, çocukların ruh sağlığı, özgüveni ve toplumsal barış açısından, bu ramazan etkinliklerinin yeniden gözden geçirilmesi, onların haklarına uygun, tarafsız ve eşit eğitim ortamlarının oluşturulması kaçınılmazdır. Toplumun her kesiminde, farklı inanç ve düşüncelere saygı gösteren, demokratik ve laik bir eğitim ortamı inşa etmek, en büyük öncelik olmalı.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın